Ben hep küçük şeyleri sevdim Ben beklerken hep küçük bekleyişlerle bekledim Giderken küçük adımlarla küçük özlemleri küçücük avucuma alıp gittim Severken bile küçücük yüreğimle sevdim Ben her şeyi hep küçükken sevdim Hiç büyük konuşamayacak kadar küçük ağzım vardı
Hiç büyük sevemeyecek kadar küçük yüreğim Hiç kocaman bir eli tutamayacak kadar küçük ellerim vardı Hayallerim bile hep küçük kaldı Benim dünyam hep küçüktü Aslında küçücük yüreğime hiç kimse büyük gelmedi Bu yüzden ben hep küçük kaldım... Hep çocuk kaldım Ben her şeyi hep küçük ve çocuk sevdim
"TEŞEKKÜR" Küçük bir davranış, bir inceliktir teşekkür etmek
Öylesine zahmetsiz ve kolay. İki kelime eni konu. Söylemesi öyle kolay; neticesi öylesine büyüktür ki… Bize bir bardak su verene… Bize sıcacık yemekler hazırlayana… Bize bir harf öğretene… Bize bir yer ararken yol gösterene… teşekkür etmeliyiz. Bir teşekkür gözde çiçek açtırır. Bir teşekkür, alır gider bütün yorgunluğu. Bir teşekkür, uçurur kalbi. Bir teşekkür insanı insana dost eder. “Halka teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmez.” buyurmuş
incelikler Peygamberi Efendimiz (S.A.V.) Ne ince bir nokta. Akrabalarımıza, annemize, komşumuza, öğretmenimize, arkadaşımıza, Dostumuza teşekkür edemiyorsak Allah’a da teşekkür edemeyiz. Allah’tır bize her şeyi veren. O’dur bütün teşekkürleri asıl hak eden. Şükrederiz bizi ve dünyayı var eden Allah’a. Şükrederiz bize hayatı bahşeden Allah’a. Her şeyin sahibi Rabb’imize şükretmek nasıl insanlık görevimizse, Aradakilere, yani akrabalarımıza, annemize, komşumuza, Öğretmenimize, arkadaşımıza,dostumuzun bizlere yaptıkları yardımda, İyilikte teşekkür etmek de bir görevdir. Teşekkür etmeliyiz kuşa, çiçeğe, havaya, denize, Kaleme, meyveye, çöpçüye, bakkala, şoföre… Teşekkür etmeliyiz ki kalbimiz Allah’a şükretmeye açık olsun.. Teşekkür etmesini bilen Allah’a şükretmesini de bilmeye yatkındır.
Teşekkür etmek bir sannattır...!!!
Nedenini bilmeden geçip giden zamanın içinde , hiç düşündünüzmü nekadar teşekkür ettiğinizi..
Hayatı yaşanılır kılan , bir nefesi daha halkana katabilmen ve onunla nefes alabilmeyi öğrenmen,
Güleryüzle hürmet sloganı olan teşekkür etmekten ne olursa olsun vazgeçmeyelimki ,
Toprak yatağımıza uzandığımızda bir nefes daha bakıp teşekkür edebilsin..
(Teşekkür etmeyi öğrettiğin için teşekkür ederim..)
Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1800'lü yıllarda bir tekstil fabrikasında daha iyi çalışma koşulları için
greve giden kadın işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamayarak ölmeleriyle gündeme geldi.
Kadınlar tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de 8 Mart'ta eşitlik isteklerini daha yüksek sesle dile getiriyorlar.
Kadın hakları mücadelesinde 1975 yılı büyük özellik taşıyordu. Uluslararası Kadınlar Yılı olarak kutlandı.
Bu yıl etkinlikleri içerisinde Birleşmiş Millteler 8 Mart gününü Dünya Kadın Günü olarak kutlamaya başladı.
İki yıl sonra 1977 de, Birleşmiş Milletler genel toplantısında Kadın hakları, uluslararası barış günü olarak kabul edildi.
Bu kabulün altında iki temel neden açıklandı, Dünya barışının korunması,
Sosyal gelişim için ve temel insan haklarının kullanılması için kadınlarında eşitlik ve
kendilerini geliştirmelerine olnak gereksinimi idi.
Kadınlara eşit hakların verilmesinin Dünya barışını güçlendireceği kabul edildi.
İşte bu günün bir Dünya Kadın Günü olmasını sağlayan tarihteki bazı önemli kilometre taşları:
-1857 New York: kadinlar 12 saatlik günlük çalışma saatine, düşük ücrete karşı yürüyüşler yaptılar.
Polis tarafından dağıtıldılar.
-1908 New York: 15.000 kadın daha kısa çalışma saati, daha iyi gelir ve oy hakkı için yürüdü.
Doğum izni istediler. Kullandıkları slogan "Ekmek ve Gül " idi.
Ekmek yaşama güvencesi, karın tokluğunu, gül ise daha kaliteli yaşamı simgeliyordu.
-1909 İlk Kadın Günü 28 Şubat ta kutlandı.
Avrupa'daki kadınlar da Şubat ayının son pazar gününü Kadın Günü olarak kutladı.
-1910 Clara Zetkin isimli bir Amlan sosyalist kadın,
kadın Sosyalist Enternasyonelinde Dünya Kadınlar Günü olmasını önerdi ve kabul edildi.
-1911 Kophenag kararından sonra ilk kez 19 Mart ta Avusturya,
Danimarka, Almanya ve İsviçre de kutlandı. Yüz binlerce kadın ve erkek değişik aktiviteler yaptılar.
Oy verme, seçme seçilme hakları yanısıra meslek edinme ve mesleki eğitim görme haklarını istediler. Bu kutlamalardan 2 hafta sonra Triangel yangınında 140 kadın öldü. Bu olay Amerika çalışma kurallarını büyük ölçüde etkileyen bir yere sahiptir.
-1917 Rus kadınlar " ekmek ve barış" için grev yaptılar. Yaşam koşullarının kötülüğünü protesto ettiler.
Bu olay 8 Mart ta olmuştur ve daha sonra bütün Avrupa ülkeleri tarafından da kabul görmüştür.
-1977 Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Kadın Hakları ve Dünya Barışı Günü olarak 8 mart'ı kabul etti.
Dünyada hiçbir milletin kadını,
"Ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, anadolu kadını kadar emek verdim" diyemez.
Erkeklerden kurduğumuz ordumuzun hayat kaynaklarını kadınlarımız isletmiştir.
Çift süren, tarlayı eken, kağnısı ve kucağındaki yavrusu ile yağmur demeyip,
kış demeyip cephenin ihtiyaçlarını taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakâr, o ilahi Anadolu kadını olmuştur.
Bundan ötürü hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı,
şükranla ve minnetle sonsuza kadar aziz ve kutsal bilelim.
"Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir.
Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğer bir organı işlemezse o sosyal toplum felçlidir."
"insan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur.
Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin?
Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin?"
Ey kahraman Türk Kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.
Söylenmesi gerekenlerle cebelleşip, Söylenilmesi istenenlere devşirmek gerekliliği kadar dardayım. Akla bela bir karmaşanın adam boyu hüsrana kesen
İç hesaplaşmasında, Maktulün gözlerini kapatıp ölüm saatini kayda geçerken zaman,
Aynı yere göz dikip Bambaşka şeylere kör kalan iki yitirilmiş hayattan
Bir “biz” oluşturmanın imkansızlığına böylesi kâni iken yüreğim,
Benzer zamansız sancılara bel bağlayarak Söylenmeliydi belki “sana ihtiyacım var”.. Hâlbuki ihtiyacı yok hiç kimsenin hiçbir şeye,
Can alıcı meleğin parmaklarını ruhunda hissettiği an,
Eylemlerini su üstüne çıkaracak bahanesizlikler kadar. Ve bilmiyorsun neye benzer, olmayacak duaya denmesi istenen
Dört harfi zikredememekten suçlu bulunmak…
Bütün ayrılık hikâyelerini yükleniyor avuç içine,
Geceye nifak düşüren çığlıklarım. Ben son vapurum hükmü infaza mühürlenip Haliç’te katledilen. Tüm tutsaklıklarımı gözlerime hapsettim,
Özgür kalsın diye kirpiklerinde alazlanan firari rüzgâr.. Üzerime ölü toprağı serpiyor bağ bozumu gözlerin. Saçların, yılların eskitmekte gecikmediği bir şeyleri ahenkliyor.. Tahayyülüme düşüyor belge hükmü taşımayan alın çizgilerin. Sana "denedim" demeye yeltendiğim her vakit,
Küskün çocuk bakışın kesiyor yolunu bitişlerin..
Oysa delikanlı olmak yetmiyor gözü kara vuslatlara.. Kaç gençlik çürüttüm yıkılası duvarların hüzün
Bulaşığını temizlemek için! Tüm kanıma mâl oldu resmedilişi karanlığıma gözlerinin. Gözlerini çoğalttıkça yüreğimde, gözlediğimden oldum ben yâr..
Şimdi kapı önü nöbetleri sarmalıyor rampalarda duraksayan sevdamın vites dişlilerini. El işi tespihlerde çekiyorum gecenin tüm hüznünü içime. Kısık bir ıslık gibi artık,
Saçlarımda bozulamamaktan kindar rüzgârın nefesi. Bu umursamaz boşluk soğuğunu salıyor yar/a kalmış yerlerimden… Bu ayaza kesmiş hüzün,
En dirayetli yanlarından bulaşan laneti kabulleniyor… Bakma sedasız bir ağıtta giyotinleşmiş gözlerime,
Biliyorum ki gözlerimi tekrar yumduğumda, saklanıp çıkmayacaklar..
Beni bırakacaklar öyle koca bir duvarın önünde..
Ben artık mızıkçılarla oyun oynamıyorum..
Ben artık boyumdan büyük oyunlara kalkışmıyorum..!
Küçükken oyunlarımızın adı yoktu.. Büyüdük oyunlarımızın adı aşk kaldı.. Aşk oyun değildi..Sen öyle sandın.. σуηα∂ıη..gιттιη..!
.ELA.
~√V''^√~√V^√V'^~---------- Seni severken öldüm ... ♥
Geç oldu ama anladım… Kimse giderken götürmüyor sevgileri yanında Yanılgılarımı yüzüme vurmayın İçimdeki çocuğun masal saatine denk geldi aşk Anladım dedim ya Daha fazla yormayın.. ...
Sustukça, üzerime gelen insanlardan kurtarmak için ruhumu, suskunluğuma sarılıyorum. Ama yine de saplanıyor yüreğime bazı kelimeler. Bazıları da acıtıyor üstelik… Sessiz geceler benim için sığınılan bir liman sanki. Kendimi bulup bulup kaybettiğim karanlıkta, Şöyle bir uğradığım kelime hazinemde bir anlam ifade etmiyor. Düşünüyorum da bu güne kadar hep;
gibi yazmışım, gibi okumuşum,
gibi söylemişim
ve en önemlisi; gibi sevmişim... Elbette hiçbir şey, ben ol deyince olmaz.
Bunu biliyorum ama zaman da geçiyor hızla. Tükenmez sandığım bütün sözler bitiyor ve ben de yavaş yavaş tükeniyorum... Onca yıldan sonra; hayata dair ne kaldı ki elimde? Kocaman bir hiç! Öyleyse neden bunca caba, neye bunca isyan… Öyle anlamsız ki yaşadığım hayat. Her şey az sonra gerçekleşecekmiş gibi duruyor, Elimi uzatıyorum tutmak için, kayboluyor. Benim dışımda kopuyor bütün kıyametler Ve ben kendime uyan bir kıyamet beğenmiyorum… Kalbime bir kursun sıkacak gönüllü katilimi arıyorum Ya da yüreğime su serpecek elin sahibini... Toprağa ateşi düşürecek, denizi yakamozlarla süsleyecek sesin sahibini… Artık basit şeyler bekliyorum yasamdan. Örneğin, kimselerin bilmediği sırlarım olmalı ölürken... Kimselerin gitmediği sokaklarım olmalı... İçimi kanatan özlemlerle yaşlanıp, sonra da sessizce gitmeliyim bu dünyadan. İste yine susuyorum;
Siyah bir geceye dönüyor her anım ve Okuduğum her şiir kanatıyor yaralarımı.
Bazen susmak gerekiyormuş Bazen bomboş bakmak gerekiyormuş Hayatın yalanlarına.. Anlamaya çalışmak saçmalık..! Anlamadan yaşamak gerekiyormuş.. Ama bazen! Unutmak gerekiyormuş unutulma pahasına. Zaman değilmiş gideni getiren.. Aslında zamanmış var olanı götüren..!
Yedi iklimi ortak paydada birleştirmek Güneşi yakmak bir kıvılcımla Cayır cayır yanmak yangınlarda Sonra yüreğimdeki; Bütün sokaklara bütün caddelere bütün kentlere adını vermek Ama dedim ya; Ayıptı adını vermek gayrı menkullere Adının çok bilinmeyenli denklemlerde saklamak gerekti мüƒяє∂αт ∂ışı öğяєηмєу∂ι ѕєνмєк
կﻪհսէ รεรรﻨչ ъﻨг öğгεռოε ъﻨçﻨოﻨ
Kansız bir yenilgiydi Ve birinci tekil zamanda yaşamak mecburuydi.
Yine de ben adına aşk bulaşmış bütün kelimeleri Karambol zamanlarda haykırıyordum yıldızlara Herhangi bir öğretim yılında faili meçhul bir aşka karşıyordu adım Ölmeyi öğreniyordum yaşamsal faaliyetlerimi sürdürürken Yüreğimin başkenti ilan ediyordum okulun bütün kapsama alanlarını Çünkü orda sen vardın monarşik bir yapıda
Artık yağmurlarda alışmıştı bu şehre gizlice yağmaya Oysa ben bu şehre inat kaçak yaşıyordum seni içimde Ve hiçbirşeye hasretin kadar hasret duymuyordum Hasretinin namlusu çevriliyordu her akşamüstü yüreğime. Baktığım her yerde gözlerin yağıyordu gözlerime Gecenin her çöküşünde yitiriyordum kendimi Her şafakta seni beklemenin depremselliğiyle uyanıyordu kalbim Bütün hayallerimin başrolünde sen vardın Bütün cümlelerimin ana konusu oluyordun Bütün bütünlüğümle bütün oluyordum seninle Ama dedim ya Ayıptı hayal kurmak bu şehirde Hayallerimi saklamak gerekti
Acısını içtim aşkın, Hüznüne dokundum. Gökkuşağı gibi değildi renkleri siyahında boğuldum. Yoruldum hep yoruldum Kime tutunduysam yaralı kanadımla Yalanlarında kayboldum. Masum bir çocuk bakışıyla geçtim aşkın kör gözlerinden Yüreğimi büyüttüm, Düşler yetiştirdim minik avuçlarımda ağlamayı öğrendim, Gülmeyi unuttum. Hırçın denizlerde, boşa kürek çektim hep Yalnızlığın kıyısında, unutulan bir liman gibi Bekledim, durdum. Nereye gittiğini bilmeyen bir yolcunun sessizliğinde geçti hayatım. Aşkı bulayım derken, Yolumdan oldum. Korkularım büyüdü aşkın kollarında Sessizlik parladı içimde, bir yakamoz gibi Üç kuruşa yalnızlığa sattı gülen suretimi Ne bana gösterdi kendi yüzünü, Ne güldürdü benim yüzümü. Yar olmadı bana hiç, seslendim ses vermedi Sonunda sustum
Bu şehri ağlatacak kadar ağırdı gidişin. Şimdi yokluğunu koynuma aldım Karanlığın bile hüznümü kaybedemediği bir gecede Hesap soruyorum yüreğime boyundan büyük sevmek sana mı düştü diye. Her yer sen kokuyor işte,her şeyde senden bir parça Böyle çaresiz, böyle yarım kaldım işte. Sol yanım acıyor,her atışı yokluğunun isyanı şimdi. Yanmaktayım işte. Alev alev yanmaktayım,gözyaşlarıma inat daha bir kor olmaktayım... Nasıl sevmişim oysa seni ne kadar sen olmuşum, Ne kadar çok ben olmuşsun. Nasıl mecburmuşum nasıl tutulmuşum Sensizlik ölümmüş oysa,oysa ne zormuş ölüm. Hasretinle yanıyor şimdi her yanım, Bir damla sen diye yalvarıyorum,bir damla kan ilişiyor gözlerime Bir damla sen diyorum,bin damla kan düşüyor yüreğime, Yoksun işte. Ben deli divane olsam da yoksun. Sensizlik baş köşeye oturmuş dalga geçiyor şimdi. Aynalar hesap soruyor, Duvarlar gizliden ağlıyor, Bir bilsen, Ah! bir bilsen hasretimi Sanki her ayak sesi seni getiriyor…
Senli cümlelerimi çıkardım hayatımdan.yazdıklarımdan. Yaşadıklarımdan. Herkesle aynı cümleleri kurmuyorum.Senin kelimelerin başka dudaklara isim olurken.
’'Yalnızlığını anlat bana… ‘’ Aldım elime kalemi, boş bir sayfa buldum sen’li yazılarımın arasında…
Yalnızlığı beklemeye koyuldum, beyaz düşlerime esir olan karanlık odamda Geldi, sensizliğin çarpıcı boşluğunda... Nefesim daraldı, yuttum içimde her n‘e varsa… Dört duvar dillendi sessizliğimden!
Sustu yakarışlar… Taştı sessizlik içimden… Kelimeleri karanlığa bıraktım hissedilebildiğince ! Ben konuştum, ‘o’ dinledi… Ansızın, sustum… Sessizliğini dinledim... Dinledikçe, Sevdim sonu çığlık olan yalnızlığı... Sarıldım kuytu gecelerde birtek o’na…! Ne bir şikayet ne bir bıkkınlık... Sevdim gecelerimde, adı yalnızlık olan, sessiz çağrını… O’na rehin bıraktım ruhumun derinliklerini...
Yine yalnızlığa alabildiğine konuştuğum bir gecede, Hayallerim düştü gözlerimden birer birer.. Yüreğimi gördüm karanlığın en ücra köşesinde.. Lime lime oldu gözlerimin önünde.. Tutamadım... Yetişemedim yüreğime ! İşte o gece, yalnızlığa yakardım sayfalarca.. Ben konuştum... Yine ‘O’ dinledi..
Öyle sessizdi ki.. İsyana meyilli sorularıma, cevap olamadı yalnızlığım.. O sustukça, ben haykırdım çaresizce.. Olmadı.. Sensizliğe çare olamadı… Duvarlarım yıkıldı benliğimin üzerine.. Nefesim daraldı, bu kez acıyla… Yutkundum, her kelimeyi yüreğime batırırcasına ! Sebebim oldu, her hecesi yüreğimi yakan kelime… Yalnızlığı, yalnızlığa anlattım gecelerimde...
Açmanız halinde sadece bu bilgisayarınız değil, gelecekteki tüm bilgisayarlarınız da kullanılamaz hale gelecek. Yani mahvolacaksınız!
Yani, artık “çok öptüm – kendine iyi bak” vs. diye yazamayacak; sevginizi bizzat kulağa fısıldamak, öpücüğü sıcacık yanaklara kondurmak zorunda kalacaksınız.
Taranmış saçlarınız, fırçalanmış dişlerinizle yapacaksınız duvarın üzerindeki akşam sohbetini. Dünya o ses tonu üzerine kurulacak, o gözyaşı ile yıkılacak içinizdeki ticaret merkezleri.
Avucunuzdaki el, o elin elinize tutuşturduğu minicik not ile çarpacak kalbiniz;
Sevdayı, yalanı, nefreti, o gözbebeklerinde, o gözyaşlarında görebileceksiniz. Bir tutam da saç koyabileceksiniz zarfın içine, ucu yanık mektubunuzla birlikte. Çamur içinde kalacak ayakkabılarınız oyun bitiminde, diziniz kanayacak yanlış hareketinizde.
Artık tutulmuş boynunuz, yığılmış beliniz, kemerin üzerindeki göbeğiniz, kan çanağı gibi gözleriniz, fare şeklindeki elinizle - bir ampule, bir sıvı kristal ekrana değil; göçmen kuşlara, mürekkep kokan kitaplara, gazetelere, sokaktaki bebelere, parktaki dedelere, çöldeki develere, yaşamın ta kendisine bakacaksınız.
Basit detaylar olacak güzellikleriniz, siz de daha güzel olacaksınız. Dünya ayağınıza gelivermeyecek artık, ayaklarınız götürecek sizi dünyaya. Yollarda yaşayacaksınız ileride anlatacaklarınızı; cebinizde kalemtıraş - silgi, kağıda yazacaklarınızı.
Virüslü dosyanız yaşam.exe, kendi kendine değil, sizin bir zahmet çift tıklamanızla açılacak. Çorap söküğü gibi gelecek gerisi; gerçek dağlar, gerçek kırlar, gerçek sokaklar, gerçek aşklar beklerken sizi.
yaşam.exe, “read only” bir dosya değildir. Yazmanız, doldurmanız, hiçbir hard diske sığamamanız için boştur, 0 kilometrede, 0 kilobyte’dır. Tıklayın, vira vira demir alın,
Biz seninle hiçbir zaman aynı cümlenin içinde bile anılmadık... Ne ben acılarını sırtlamış cümlenin yüklemi olabildim
Ne de sen mutluluklarımın gizli öznesi olabildin.. Biz sadece hasrete prangalı iki yürek olduk....
Biz ayak uçlarındaki karlara aldırmadan güneşli sabahlara doğmayı özenen iki deli gelinciktik.. Zamansız açtık baharlara..
Zamansız uyandık kış uykularından.. Birbirimizin yüzünde gördüğümüz gülüşleri bahar sandık...
Oysa biz kökleri toprakta kalacak bir gelinciğin bir kış sabahı güneşe gülümsemesi kadar imkansızdık… Hayat yolculuğunda sırt sırta verdik zannederken sırtlarımızın arasına örülü hasret duvarlarını göremedik..
Belki de görmek istemedik.. Ne zaman duvarları aşmak istedik işte o an esir düştük imkansızlığa… İşte o zaman yenik düştük zamana..
Senle ben , hiçbir zaman “вιz“ olmayı başaramadık… Başaramadık işte..
Belki de seninle biz ayrı cephelerde savaşan iki kılıç ustasıydık… Kendimizi hep aramıza örülmüş hasrete kılıç sallar bilirken meğer biz kendi yüreklerimize kılıç sallamışız… нα∂ι gιт ѕєνgιℓι.. Rüzgara karşı savaşmayı bırak… Hadi git.. Dağlar devrilmişken omuzlarıma, yalnızlık düşmüşken sokaklarıma git..
Git diyorum sana... Kapıyı biraz arala ve git.. Bana verdiğin ne varsa her şeyi topla ve git.. Bekletme ” seni" bekleyenleri… Bekletme kapımda beni sonsuzluğa gömecek yetim kelebekleri… Hadi git.. Her harfine ölümler beğendiğim adımı dudaklarımdan sökerek git.. Bana çıkan tüm sokakları sil adres defterlerinden.. Yaşayıp da kendi yüreğine bile ispat edemediğin bu sevdayı “ мυтℓυℓυк вαкιуєℓєя∂єη” düş gayri.. Gözlerime demir pervazlardan ölüm göz kırpıyorken durma git …
нα∂ι gιт ѕєνgιℓι..
Adınla başlayıp adınla bitiremediğim cümleler kadar yalnız bırak beni.. Durma karanlıklarımda, durma hatıralarıma.. Git sadece.. Bırak hayat boyu sensizlik yerine ölümler diz çöksün ayak dibime…
Bırak günahların dökülsün soğuk ellerinin gezindiği kücük avuç içlerime.. Hadi git sevgili.. Biz seninle rüya olmaktan öteye geçemedik.. Hiçbir zaman acıyı sırtlanıp mutluluğa gülümsemedik.. Hadi git…Dudaklarında daha fazla kanamasın pişmanlıkların. Daha fazla ağlamasın hatıraların.. Hadi git sevgili.. Hadi git..Çıktığın kapıdan ölüm gelsin ayak uçlarıma.. Bırak gözlerin mapusluğum, yüreğin sonsuzluğum olsun.. Hadi git…
Durma sabahı olmayan karanlıklarımda.. Daha fazla üşütme ellerini karı, boranı eksik olmayan kışlarımda... Daha fazla bekleme yamalı cümlelerimde. Git diyorum sana.. Git.. Beni “ bana “ bırakma…Hadi kapıyı arala ve git.. Kapat tüm ışıkları.. Ve git hadi.. Çıktığın kapının ardından ölüm gelsin gayri..
Şimdi git… Unut ismimi… Unut yeminlerini…. Seni hiç sevmediğimi farz et… Bu sevdayı hiç yaşanmamış kabul et.. Demir kapımı “ öℓüмє “ arala ve sessice git…
Git diyorum… Sadece git… Ardından ölüm gelsin ayak uçlarıma.. Sana kavuşmayı bilmese de , Seni severken “ öℓмєηιη gυяυяυηυ “ yaşasın bu yürek… Çünkü; sen benim,
Hayat hep bir yolculuktu benim için,hep bir yerlere gidecek gibi durdum. Ama bir yerlere gidemedim… Hep uzakları düşündüm, hep uzakları düşledim; insanın olmadığı kıyıları… Ne kaldığım yerlere bağlanabildim, ne de gidebildim düşlediğim yerlere…
Dünyaları sevdim sığdırdım yüreğime de, ben bir yere sığamadım… Bir yanımda özlemler taştı sel sel, bir yanımı acılar kapladı derya deniz, soluğumda demirler erittim de bir yanım hep kış kaldı üşüdüm…
Ne ben kendimi anlatabildim başkalarına, ne de başkaları anlayabildi ağıt gibi bıçaklanmış bu yüregi gögsümün ortasında. ..
Ne yana döndüm kurt ulumaları, ne yana döndüm zemheri…Yüreğimde hüzün sönen yıldızlar gibi hep gözlerime döndü… Susuzum ey hayat! Suskunum!..
Gecelerime yağmurlar damladı, ıslandı duygularım, üşüdüm, yağmur oldum kendime, kar oldum. Hangi bahara tutunduysam alıp götürdü umutlarımı kış. Gozlerimi de alıp gitti ardından…
Çocukluğumu düşürdüm kollarında aşkın, öksüz kaldı şiirlerim baharın dudaklarında… Bu yüzden hep kanarım kendimce...
Kar yağdı kaldırımlara, üşüyor hayat. Yalnızlık kocaman bir dağ olup büyüdü gözlerimde. Bir dost gülücüğünde saklı kaldı zaman. Bütün sevinçleri alıp götürdü gemiler. Şimdi ne kadar bastırırsam bastırayım iki elimi kanayan yüreğimin üstüne, kanama durmuyor…
Kahrımdan bin deniz doğurdum, gözyaşı doldu geceler… Gözyaşı gecelerinde boğuldu sevinçlerim… Gece zalim gelir bu şehre, gözyaşıyla gelir her gelişinde hüzünle gelir. Şarkılar da susar, zifiri saçlarıyla örter bu şehri geceler... Hazan mevsimi şimdi, hüzün mevsimi, ayrılık mevsimi, gözyaşı mevsimi. Bütün mevsimler bir gün bırakıp gitse de, ben gidemem...
Ey aşk yada acınası ey ben! Gözyaşlarımı denizlere salıyorum ki, dağlara doğan güneş, hasret hasret açılan ama kapanmayan yaralarıma merhem olsun… Kırılsın kilitleri kapılarımın, kırılsın içimde yıllarca gizlediğim ayna, gülsün gülmeyen bahtım…
Milletleri oluşturan en önemli unsurların başında ortak dil kullanımı gelir. Eğer ortak bir dil kullanamıyorsak ne yazık ki, tam manasıyla millet olabilmekten bahsedemiyoruz demektir.
Ne yazık ki, ülkemizde Türkçe çok yozlaştırıldı. Kirletildi ve tahrip edildi. Elbette ki, bu durumun olmasında çok farklı nedenler var. Bu nedenler ne olursa olsun, millette milli bir şuurun yaşatılması gerekiyor. bugün bir çok Tv. kanalının, gazetenin, derginin dahi adı Türkçe değil. Alış - veriş yaptığımız esnafın tabelasında Türkçe isim yazmıyor. Bizlerin dahi günlük konuşmamızda yes, no, nice to meet you, okey, vb. kelimeleri sıklıkla kullandığımız yatsılanamaz bir gerçek. Gelinen bu noktada nesiller arasında uçurum mesabesinde farklılıklar meydana geldi. Bu duruma seyirci kalamayız. "İşte bu; tam bir Türk modelidir" diyebileceğimiz bir nesil yok. Yabancı kültürün etkisinde kalmış zavallı bir toplum haline geldik. Belki de bu acınası durum, sömürge ülkelerinin başına gelebilecek türden. Ama bu hali tepkisizliğimiz, duyarsızlığımız ve umursamazlığımız sonucunda hep beraber kazandık.
Biz, Türk'üz, Türkçe konuşur, Türkçe anlaşır, Türkçe düşünürüz. Biz başkaları gibi yaşamaya, konuşmaya başlarsak, başkaları gibi düşünmeye başlarız. Şunu unutmamalıyız ki, bu güzelim ülkemizin toprakları üzerinde bir çok devletin sinsi emelleri var. Bu emellerine sahip olmak için yırtıcı bir hayvanın avını beklediği gibi sinsice bekliyorlar. Lütfen onlara bu fırsatı (en azından kendi elimizle) vermeyelim.
Yüreğimde bilinmeyen, benim bile hala yerini tam olarak kestiremediğim bir yerlerde kanıyorsun hala ve ben çoğu zaman bilerek ya da bilmeyerek kaşıyorum bu kabuk tutmaya yüz tutmuş yaramı.. Yani seni…
Evet, unutamadım seni, kanayan bir yarasın hala yüreğimde… Unutamadım bir türlü gözlerini; güzelliği, baktığımda yüreğinin derinlerini gördüğüm gözlerini… Unutamadım hala gülüşünü.. Sıcacık, içten, yüreğime huzur veren gülüşünü… Ne zaman biri bana baksa seni görüyorum, ne zaman biri gülse seni hatırlıyorum… Nereye gidersem gideyim kimi görürsem göreyim biraz sana benziyor… Rüyalarımdasın, düşlerimdesin, hayallerimdesin kısacası yüreğimdesin… Öylesine bendesin ki, yaşamım seni görmeden önce hiç yokmuş gibi… Sanki seninle nefes almaya başlamışım ben ve biliyor musun nefes almak çok güzeldi…
Gitmen için bir neden aradım, bulamadım...
Çıldıracak gibiyim… Sebebini sana da soramadım... Bir daha sever miyim hiç kimseyi senin kadar?
Bir daha özler miyim hiç kimseyi senin kadar? Bilmiyorum… Ne kış, ne bahar yüreğim derin uykuda sen gittin gideli… Hani bitmezdi, böyle bitti işte!!
Bazen kendi kendime YETER!! diyorum… “ O ” artık yok… “ O ” GİTTİ!!
“ Elveda ” deyişi çınladı... kulaklarımda… Aklımda hep aynı şarkı.. “ Ölüm bir göz kapamak kadar kolay sevmekse ölümün en görkemli tonu Yaşamın bir ucunda onu yakalamak en zor evet en zor olanı da bu Korkma sakın sevmekten korkma kurşun sesi kadar hızlı geçer yaşamak Ama öylesine zor ki kurşunu havada sevdayı sıcacık yürekte tutmak korkma… “
Geceleri aldığım her nefesim yokluğunun işareti oluyor… Soğuk duvarlar üstüme geliyor sanki… Alışamadım ayrılığa.
Ardına bakmadan gitmek uzaklaşmak zor şeydir nedense, Ama ben zoru başarmak ve artık gitmek istiyorum; Ayrılıktan, yalnızlıktan kaçmak istiyorum ardıma bakmadan.. Tek bilmediğim şey bunu nasıl yapacağım… Yıllar geçti hala kanayan bir yarasın yüreğimde….. Senden kalan bir acı bu…
Yaşamak ve ölmek aynı… Yalnızlık o ayrı işkence.....!!